Thomas Woodrow Wilson Hayatı ve Wilson ilkeleri

Thomas Woodrow Wilson Hayatı ve Wilson ilkeleri (14 ilke)

Thomas Woodrow Wilson Hayatı… 1856’da doğan Thomas Woodrow Wilson, Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri başkanı idi. Barış görüşmeleri konusunda ortaya koyduğu 14 ilke, Wilson ilkeleri olarak anılır.

Wilson, hem iktisat, hem de hukuk fakültelerini bitirdikten sonra, Princeton Üniversitesi‘nde öğretim üyeliği ve 1902-1910 arasında rektörlük yaptı. 1910’da Demokrat Parti’den siyasete atıldı ve New Jersey valisi seçildi. 1912 Başkanlık seçimlerine de Demokrat Parti adayı olarak katıldı ve kazandı.

Thomas Woodrow Wilson Hayatı
Thomas Woodrow Wilson Hayatı

Yeni Özgürlük ve Wilson ilkeleri

Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Mart 1913’te Devlet Başkanlığı görevine başlayan Wilson, Yeni Özgürlük adını verdiği programı uygulamaya koydu. ABD’nin Uzakdoğu’da ve Latin Amerika’da yayılma siyasetini sürdüren Wilson, 1915’te Haiti’yi işgal ettikten sonra 1916’da Meksika’ya askeri müdahalede bulundu.

1916 Denizaltı Savaşı

Birinci Dünya Savaşı ile birlikte ABD’nin tarafsızlığını ilan eden Wilson, Almanya’nın 1916’da Denizaltı Savaşı‘na son vermesinde etkili rol oynadı. Aynı yıl yapılan seçimleri kazanarak yeniden devlet başkanlığı görevine getirildi. Almanya’nın gizlice Denizaltı Savaşı başlatması üzerine 1917’de Kongre’den savaş ilan edilmesini istedi. Böylece ABD itilaf Devletleri yanında Birinci Dünya Savaşı’na girdi.

Thomas Woodrow Wilson Hayatı ve Wilson ilkeleri
Thomas Woodrow Wilson Hayatı ve Wilson ilkeleri

Wilson ilkeleri 12. Madde ve Manda Sorunu

8 Ocak 1918’de kalıcı ve adil bir barışın temeli olarak nitelediği 14 ilke Programı ‘nı Kongre’ye sundu. Bunun 12. maddesi şöyleydi: “Osmanlı imparatorluğu çerçevesi içinde yer alan halklara özerklik tanınacaktır. Ayrıca Boğazlar tüm ülkelerin gemilerine açık tutulacaktır.” İşte Erzurum ve özellikle Sivas Kongrelerinde tartışılan “Manda Sorunu” bu maddeye dayanıyordu ve Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından kesinlikle reddediliyordu.

Kasım 1918’de ateşkesten sonra Paris Barış Konferansı’na katılan Wilson, Milletler Cemiyeti önerisinin Versailles Antlaşması kapsamına alınmasını sağladı. 1919’da Nobel Barış Ödülü’ne değer görüldü. Başkanlık süresi 1921’de dolan Wilson siyasal yaşamdan çekildi ve 3 Şubat 1924’te öldü.

Thomas Woodrow Wilson Hayatı ve Wilson ilkeleri konulu yazı hoşunuza gittiyse benzer tarihi hikayeleri aşağıdaki linklere tıklayarak ulaşabilirsiniz.

1-Çanakkale Şehit Hikayeleri
2-Hüsrev Paşa’nın Ölümü
3-Doktor Edward Jenner Çiçek Aşısını Nasıl Buldu?

Hüsrev Paşa’nın Ölümü

Hüsrev Paşa Nasıl Öldü – Osmanlı Tarihçisi Naima Anlatıyor

Hüsrev Paşa Nasıl Öldü

Hüsrev Paşa Nasıl ÖldüXVII. yüzyılın ünlü tarihçilerinden olan Naima Osmanlı İmparatorluğunun iç durumunu parça parça önümüze sermesi bakımından dikkate değer bir özellik taşımaktadır. Naima, İmparatorluğun bir köşesi olan Haleb’de doğdu. Bir başka köşesi olan Patras’da ölmek gibi bir bahta sahip olan Naima’nın gömüldüğü caminin mezarlığı zamanla yok olduğu için dünyada bir dikili taşı bile kalmamıştır. Bu sayfalarda, onun 1591 1659 yıllan arasındaki 70 yıllık hadiseleri çok tatlı, çok zarif bir şekilde anlatan 6 ciltlik tarihinden kısa tarihi bir hikaye yi okuyacaksınız.

Şah Abbas Ölüyor ve Yeni İran Şahı İbni Safi Mirza Oluyor

Şah Abbas ölmüş, torunu İbni Safi Mirza onun yerine Şah Safi adı ile tahta çıkıp Iran Şahı olmuştu. O ay cemaziyelevvel ayı idi. Başkumandan henüz Üsküdar’da iken bu haber İstanbul’a gelmişti. Hatta o zamanın tatlı sözlü şairi Nefi, Hüsrev Paşa’ya verdiği bir kasidesinde bu hadiseyi şu beyitle tabir etmişti: “Havf-ı tîğıyle diyâr-i ademe cân atdı Doymadı hamle-i pür-savletina Şâh-i Acem”

Hüsrev Paşa ile sefere giden vezirler Niğdeli Mustafa Paşa, Anadolu Beylerbeyi Çerkeş Zori Paşa, Başdefterdar Ebubekir Paşa, doğancıbaşılıktan çıkma Yeniçeri ağası Mostarlı Mustafa Paşa idi. Askerin kalabalığı öyle bir derecede idi ki, anlatılamaz.

Haccac-ı Zalim Hüsrev Paşa

Hüsrev Paşa Nasıl Öldü

Hüsrev Paşa kan akıtma ile, ölüm cezaları ile Haccac-ı Zalim gibi davranarak konak konak Karaman topraklarına yöneldi, Akşehir’e vardığı zaman o memleketin kadılarından Avni Osman Efendi‘yi şikâyetlerin şeriata uygunluğuna bakmadan yakalatıp hapsettirdi. Ama sonra salıverdi. Fakat vezirin gaddarlığının göklere yükselmesiyle zavallı kadının vehim yüzünden ödü patladı, salıverildiği gün öldü.
Yol üzerindeki kazalarda, vilayetlerde, suçlu-suçsuz herkes korkuya düşüyor, halk tabakasından, üst tabakadan kim varsa vücutları tir tir titriyordu.

Paşanın şerrinden ürkenler, kan dökmesinden korkanlar:

Gelür ol vezir i hûnl
Kılıcı elinde kanlu
Savul ey gönül yolundan
Ki yaman geliştir bu
diye nice nice sadakalar veriyorlar, hayır işliyorlardı.

Konya’ya varılıp orduy-ı hümâyun Konya çayırına indiği zaman paşayı karşılayanlar arasında Arnavut emirlerinden Durmuş Bey de vardı. Durmuş Bey Sultan Süleyman zamanından kalmış gazi bir ihtiyar kahramandı. Vaktiyle Rumeli’de mehdi diye ortaya çıkan adamı canlı canlı yakalayıp öldürtmüş, serhatlerde hayli hizmetlerde bulunmuştu. Ama, Avlonya sancağından azledilmiş Deli Yusuf Paşa ile aralarında eski bir düşmanlık vardı.

Deli Yusuf Paşa Durmuş Bey’i Gammazlıyor

Yusuf Paşa Abaza seferinde yoldaşlık kurduğu için Sadrazam Hüsrev Paşa‘nın gözüne girmiş, makbulü ve dostu olmuştu. Bu yüzden Durmuş Bey’i vezire gammazlamış, kötülemişti. Aman dinlemeyen başkumandan da Konya’da Durmuş Bey gelip kendisi ile buluştuğu zaman güya ona ikramda bulundu, bir hıl’at giydirdi. Halbuki daha önce sadrazama şikayetçiler gelmiş, Durmuş Bey’in kardeşi oğlunun birkaç kişiyi öldürüp kaçtığını söylemişler:

— Durmuş da malımızı aldı! diye dert yanmışlardı.
Sadrâzam, akşam üstü Durmuş Bey’i otağa davet etti. Para cezası denilen mal ve eşyayı sordu. Durmuş Bey:
— Devletlû, bu kadar levent asker sahibiyim. Bende akça mı kalır? Bugün gelen yarına kalmaz! dedi.
Vezir çok kızdı, gazaba geldi:
— Elbette aldığın malı bana teslim edeceksin, yoksa başını koparırım! diye bağırdı.
Durmuş Bey de kükredi:
— Bende para yoktur, ömrümü din uğruna harcadım. Ecelim gelmediyse senin beni öldürmeye kudretin olamaz. Hakkımda düşman sözü dinleyip haksız yere kanıma giriyorsun. Mahşer gününde iki elim yakandadır diye korkusuzca nice sözler söyledi,

Sadrâzam:
— Cellât! diye bağırdığı anda Durmuş Bey şehit olmaya candan razı bir şevkle durduğu yerden biraz geri çekildi:
— Bre yürü, gel! Seksen yaşıma girdim. Vücudumda kâfirlerin kılıç ve tüfeğinden yaralanmamış yerim yoktur. Senin gibi durmadan günah işleyen merhametsiz zalim zamanında sağ gezmekten, ölmek daha iyidir. Senin gibi filânın gaddar kılıcı ile şehit olmak mutluluktur! diye bağırarak vezirin yüzüne, göz göre göre bir yığın ağır küfürler savurdu.

Cellat Kılıç İle Durmuş Bey’in Başını Kesiyor

Tıynetsiz cellat yetişti, o kahraman ihtiyarın bir kılıç vuruşu ile başını vücudundan ayırdı. Bu vakada hazır bulunanlardan bazıları anlatmışlardır ki, o ihtiyarın çıplak vücudunda bulunan yaralar sayılmış, altmış tanesinin savaşlarda alınmış yaralar olduğu görülmüştür. Böyle bir yürekli yiğide kıyılmasına sebep olan Yusuf Paşa kötülenmiş, lanet olunmuş, küfür edilmiştir.

Murtaza Paşa askeri şehre hücum edip girdiler, Hüsrev Paşa sarayını kuşattılar. Hüsrev Paşa kulları da kapıda takım takım müdafaaya gayret ediyor, şiddetle dövüşüyorlardı. Murtaza Paşa ilerleme emrinde ısrar gösterince asker kapıdan girmek mümkün olmadığını görerek sarayın arkasından bir duvarı delip içeriye girdiler. Ama müdafiler de dayandılar. Şiddetli bir dövüş oldu. İki taraftan da nice kimse yere serildi.
Murtaza Paşa Hüsrev Paşa’nın Başını Almak İçin Sarayı Kuşatıyor
.
Murtaza Paşa dövüşün uzayıp gittiğini görünce, iş geri kalır, Hüsrev Paşa’nın kaçması veya başka türlü bir hal olması endişesi ile şehir halkına tellallar çıkartıp şöyle bağırttı:
— Başı padişahın! Malını yağma edene izin!

Halk bu haberle üşüştü, önce Hüsrev Paşa’nın kethüdası Hacı İvad Süleyman’ın menzilini yağma ettiler. Sonra saray yağmasına el koydular. O sırada Macar Ali Kethuda, Murtaza Paşa’nın huzuruna gelip eteğini öperek el kavuşturduğu sırada bir içoğlanı kılıcını çekti, Macar Ali Ağa’yı kesmek istedi. Buna Murtaza Paşa mani oldu. Hüsrev Paşa kaleden saraya top atıldığını görünce bütün ümitleri kırıldı. Etrafındakilere:
— Anlaşıldı, hal böyle. Neden dövüşüyorsunuz? Son vaktimde padişaha asi olacak değilim. Emir hakkın, ferman padişahın! dedi, taraftarlarına: “Dövüşten el çeksinler!” diye seslendirdi.

Sonra Murtaza Paşa’ya haber gönderdi:
— Gelsin, Padişahın fermanı ne ise ben itaat ederim!
Murtaza Paşa Gor adındaki celladı iki kişi ile gönderdi. Bunlar Hüsrev Paşa’nın huzuruna girdikleri zaman Paşa:
— Beni öldürmeye mi geldiniz? diye sordu.
— Hayır sultanım, Murtaza Paşa tarafından adam istemişsiniz. Onun için bizi gönderdi.
— Varın, paşaya selam eylen, gelip benimle buluşsun.

Murtaza Paşa uyanık ve tecrübeli adamdı. Bu vahşi aslanın huzuruna varıp buluşmayı uygun bulmadı. Hatt-ı şerîfi kethüdasına verip yanına silahlı bir kuvvet katarak gönderdi. Meğer Hüsrev Paşanın iç ağalarından bir grup kılıçlarını çekmişler, kapı ardına gizlenmişlerdi. Murtaza Paşa gelirse kılıç üşürüp parlayacaklardı.

Hüsrev Paşa Başını Cellatın Kemendine Teslim Ediyor

Murtaza Paşa kethüdası Hüsrev Paşa’ nın karşısına çıkarak hatta şerifi kendisine sundu. Paşa bunu okuyunca:

— İnnallah ve inna ileyhi raciyun! Emir padişahın! dedi.

Murtaza Paşa’nın huzuruna gelmemesi, onun hileli eteklerine düşmemesi karşısında arkasından atıp tuttu:
— Bre yolsuz nadan! Mademki hakkımda hat getirdin, neden bana göstermeyip dövüşe giriştin? Son zamanlarımda padişaha asi mi olsam gerek? Maazallah! El- hükmülillah! Ama inşallah sen de sağ kalacak değilsin. Bu işler üzerinde çok kimsenin başım alırlar! dedi.

Abdest aldı, namaz kılıp vasiyetini yaptı. Günahlarına tövbe etti, Allah’a döndüğünü bildirdi, başını kıbleye çevirdiği anda kendisini cellâdın kemendine teslim etti.

Günlerden cumaydı ve vakit ikindiydi.

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Mektupları

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazdığı Mektuplar

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazdığı Mektuplar

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazdığı Mektuplar… 3 mart 1924’te halifeliğin kaldırılması üzerine, son halife Abdülmecid Efendinin yurt dışına çıkarılmasına karar verilmişti. Bu kararın Abdülmecid Efendi’ye bildirilmesiyle, onu yurt dışına çıkaracak trenin hareketi arasında birkaç saatlik bir zaman vardı.

Abdülmecid Efendi, halife seçilince, veliaht dairesindeki kütüphanesini Dolmabahçe Sarayına nakletmişti. Bu kütüphanede çok değerli, çeşitli eserlerden başka, tanınmış şair ve yazarlardan, başka memleketlerdeki dostlarından gelen mektuplar da vardı.

Abdülmecid Efendi ve maiyetindeki memurlar birkaç saat içinde memleketi terk etmeye hazırlanmanın verdiği telaş içindeydiler. Bu arada masalardan, çekmecelerden çıkarılan, kağıtlar, vesikalar, mektupların bir kısmı yerlere dökülerek kaderleriyle baş başa kaldı. Bunların çoğu ayaklar altında çiğnendi. İşte Pierre Loti ve Claude Farrare’in yazdığı 15 mektup da bunlar arasındaydı. Bu mektuplar sonradan Abdülhak Şinasi Hisar‘a intikal etti. Bir müessese, değerli edibin çuvallara doldurularak bir sahafa devredilen evrakını satın almıştı. Bahsettiğimiz mektuplar bu evrak arasından çıktı.

Abdülhak Şinasi Hisar, mektupların tercümelerine de çalışmıştı. Ancak tercümeleri inceleyince bunlardan hiçbirinin kesin şeklini almadığı görüldü. Bazı cümleler değişik şekillerde birkaç türlü ifade edilmişti, üstelik üslup da ağdalıydı. Bunun üzerine, bu mektuplar, bugünkü türkçe ile yeniden tercüme edilmeye karar verildi. Bu sayımızda, Pierre Loti’ nin yazdığı mektuplardan beşini bulacaksınız.

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye İlk Mektubu

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazdığı Mektuplar

Rochefort, Mayıs 1913

Efendimiz,
Aynı posta ile Zât-ı necâbetpenâhîlerine «Turquie Agonisante» (Can Çekişen Türkiye) adlı kitabımın yeni baskısını takdim ediyorum. Korkunç mücadele nihayet bitti. Bütün kalbimle, ıstırap ve infial duyarak katıldığım bu mücadelede, yirmi defa daha fazlasını yapamadığım için müteessirim. Allaha şükürler olsun, bin bir türlü yalanla aldatılmış Fransız efkâr-ı umumiyesinde, Türkler lehine bir değişiklik meydana getirebildim. Aziz Türkiye, nihayet gene ayakta! Avrupa, şimdi «kardeş milletler» in, Bulgar ve Rumlar’ın birbirini yediğini seyrediyor!

Mektubumu yazarken, gözlerim, Zât-ı necâbetpenâhîlerinin bana göndermek lütfunda bulundukları iki şahane tabloya takılıyor. Bu iki tablodan en çok sevdiğim ve heyecanlanarak seyrettiğim, kışı hatırlatan bulutlu bir gök altındaki Sarayburnu. Bu manzarayı ben idare ettiğim geminin köşkünden tam iki kış seyrettim. Zât-ı necâbetpenâhîleri de, mahpus bulundukları saraylarında aynı manzarayı seyrediyorlardı.

Bu resmin, paha biçilmez değeri var benim için. Sadece, gerçek sanatkar ruhu taşıyan bir insanın eseri olduğu için değil, büyük bir tarihi değeri olduğu için de değil… Fakat, öylesine tatlı bir hüznü var ki… Bunu kelimelerle ifade etmeme imkân yok. Fotoğrafların da benim için tarifsiz bir değeri var; bilhassa Sultan Abdülaziz Han Hazretlerinin, kendilerini Çamlıca’daki büyük tablosunda gördüğüm haliyle tespit eden fotoğraflarına paha biçilemez. Hepsinin çerçevelerinin arkasına nereden geldiklerini yazdım, ta ki, çocuklarım nereden aldığımı unutmasın ve mukaddes bir teberru gibi saklasınlar.

Zât-ı necâbetpenâhîlerinin derin bir samimiyet ve hürmetle minnettarı olan Pierre Loti

Pierre Loti Abdülmecid Efendi’ye gönderdiği bu birinci mektuptan sonra ve ikinci mektubunu göndermeden evvel, bu iki mektup arasında, 11 ağustos 1913 te İstanbul’a gelmişti. Ağustosun 15’inde şerefine Tarabya’ da Summer Palas Oteli’nin terasında ramazan münasebetiyle, bir iftar ziyafeti vermişti. O ziyafette bulunan E. T. Til, intibalarını karşı sayfada yayınladığımız makale ile belirtmişti.

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye 2. Mektubu

Hendaye, 14 Ekim 1913
Efendimiz,
Fransa’ya dönüşümde karşılaştığım bin türlü endişe, beni hummalar içinde bıraktı. Bir siyasî parti, harp limanı halinde doğduğum şehri mahvetmek istiyordu. Bunu önleyebilmek için, kendi memleketimin hükümetine karşı amansız bir mücadeleye giriştim. Zât-ı necâbetpenâhîlerine yazamayışımın sebebi budur. Efendimizden beni af buyurmalarını istirham ediyorum.

Bizzat gelerek veda edememek beni ne kadar üzdüyse, Çamlıca’dan dönüşümde bulduğum telgrafınız da o kadar mütehassis etti. Hepsi benim yüzümden oldu. En iptidai bir nezaket kaidesine uyarak önceden yazıp ziyaret müsaadesi isteyebilirdim. Ancak ne yazık ki, vapurumun hareket tarihinde yanılmıştım. Tahminimden üç gün önce yola çıkmak mecburiyetinde kalınca, son günlerimin bütün programı altüst oldu.

Zat-ı necabetpenahilerinin gösterdikleri müşfik kabulleri ve iltifatlarının benim için ne derece değerli ve unutulmaz bir hatıra olduğunu şimdiye kadar arz edemediğim için çok üzgünüm. Oğlum da en içten tazim ve minnetlerinin Zat-ı necâbetpenâhîlerine iletilmesi hususunda bana katılıyor.

Lütuf buyurduğunuz güzel albümdeki senfonik sayfayı piyano ile çaldım. Dinleyenler de benim kadar hayran kaldılar. Zât-ı necâbetpenâhîlerinin Paris’te sergilemek istedikleri tabloyu unutmuş değilim. 1 ocakta büyük jüri teşekkül eder etmez lazım gelen tedbirleri hemen alacak ve gerekli bütün bilgileri Zât-ı necâbetpenâhîlerine severek arz edeceğim.

Efendimizin en derin hürmetle tazimkarı Pierre Loti

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazdığı 3. Mektup

Rochefort 19 Şubat
Efendimiz,
Tablo konusunda Zât-ı necâbetpenâhîlerine yazmakta çok geciktim. Bunun sebebi, bu kış, şahsi dertlerimle fazlaca uğraşmam değil, fakat tablonun teşhir edileceği salon üzerinde tereddüt etmem oldu. Paris’ten bu sabah geldim. Kanaatimce Champs – Elysöes’deki Grand Palais (Fransız sanatkarlarının teşhir salonu) bu iş için en uygunu. Ama orada da başka yerlerde olduğu gibi çok çeşitli müşküllerle karşı karşıyayız.

Bir defa tablonun kesin olarak 9 mart ile 13 mart arasında teslimi şarttır. 9′ dan önce ve 13’ten sonra asla kabul edilmez. Tabloyu götürecek şahsın aynı zamanda ilişikte takdim ettiğim kağıdı da doldurması lazım. Bu kağıt tablo sahibi tarafından imzalanacak ve tablonun tesliminde bir makbuz alınacaktır. Ben Paris’te oturmadığım için öyle sanıyorum ki, en iyisi, tabloyu Türk sefaretine göndermek ve Rifat Paşa’ dan gereğinin yapılmasını rica etmektir. Bundan sonra ben, kendilerine bu konuda gerekli bilgiyi verecek birini emirlerine tahsis edebilirim.

Tablo, Grand Palais’ye geldikten sonra, korkunç bir jüriden geçecektir. Her yıl bu sıralarda ne müthiş entrikalar döndüğü tasavvur edilemez. Ancak ben, lazım gelen kimselere geniş ölçüde tesir edebileceğimi ve bunda muvaffak olacağımı sanıyorum. Daha şimdiden bu konuda Cumhurbaşkanı ve Mme. Poincard ile görüştüm.

Diğer hususlar şunlardır: Tablo, çerçeve dahil, altı metreyi geçmeyecek, çerçeve genişliğinin de 30 cm.’den fazla olmaması lazım. Korkarım ki, Çamlıca’da gördüğüm güzel çerçeve 30 cm.’den daha kalındı.

Zât-ı necâbetpenâhîlerinin tensip edip etmeyeceğini bilmediğim için, bu konuda Rifat Paşa’ya bir şey söylemedim. Onu uygun görmezseniz Paris’te bu işi yapacak başka dostlar bulabilirim. Gerekirse bu iş için nisanda Paris’e giderek o korkunç jüri ile karşılaşmakta da tereddüt etmem.

Zât-ı necâbetpenâhîlerinin mazharı muhabbetleri olan Pierre Loti

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazıdığı 4. Mektup

Hendaye, 23 Ekim 1919
Efendimiz,
Prens Dukakinzade, Zât-ı necâbetpenâhîlerinin öylesine teveccühkar ve mültefit beyanda bulunduğunu bildirdi ki, ne kadar mütehassis olduğumu hemen arz etmek istedim. Önümüzdeki ilkbaharda İstanbul’a gelmek ve orada öyle bir kabulle karşılaşmak benim için, şüphesiz ömrümün en şerefli hatırası olurdu. Ne yazık ki, böyle bir daveti kabul edememek zorunda kalacağım. Ancak bu davetin unutulmaz hatırası benimle beraber yaşayacak.

Artık, “bende”leri, her şeyden, hatta hayattan tecerrüt ettim. Ben, sevgili Şark’ın davalarının müdafaasına katılmak için yaşayanlar alemine girmiştim sanki. Artık, bu küçük hizmetimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Hem, İstanbul’a gelecek olursam, severek yaptığım küçük hizmetlere karşılık, teşekkür beklemiş gibi olmaz mıyım?

Ancak, Zâta necâbetpenâhîleri bir gün Fransa’yı ziyaret isteğinde bulunursa, kendilerini memleketimde görmekten büyük bir zevk duyacağım. Ben, gene de haklı olduğuna inandığım dava uğruna çalışmaktayım, her an biraz daha ilerlediğimi görmekle de seviniyorum.

Zât-ı necâbetpenâhîlerinin maz- har-ı muhabbet ve iltifatları olan Pierre Loti

Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye Yazıdığı Son Mektup

Hendaye, Eylül 1919
Efendimiz,
Zât-ı necâbetpenâhîlerinin Kontes Ostrorog vasıtasıyla bendenizlerine ilettiği duygularından öylesine mütehassis oldum ki, sonsuz minnetlerimi hemen arz etmeden edemedim.

Aziz Türkiyemiz için yaptığım küçük hizmetlerden dolayı teşekküre layık olduğumu sanmıyorum. Eğer elim, kolum bağlı olmasaydı, yüz kat daha fazlasını yapmak isterdim. Çünkü, bu benim için bir vazifeydi. Böylece hem adalete, hem de doğrudan doğruya Fransa’ya yardım ettiğime inanıyordum. Türkler’i tanıyan subay ve askerlerimizin de benimle beraber olduklarına asla şüphem yok. Haklı bir dava yüzünden uğradığım hakaret ve tehditler de bitti. Allah’a şükürler olsun ki, Fransa artık uyanacağa benziyor. Şimdi, memleketimizde esen hava, eskisine göre, çok fazla Türkler’in lehinedir.

Zât-ı necâbetpenâhîleri Türkiye’ye gelmemi arzu buyuruyorlar. Bu isteklerine candan teşekkür ederim. Ben de böyle bir seyahati gönülden isterdim. Ama ne yazık… Öyle sanıyorum ki, kader bu saadeti benden esirgeyecek ve ben sevgili İstanbul’umu bir daha göremeyeceğim.
En derin hürmetleriyle daima Efendimizin sadık bendesi olan Pierre Loti

Eski Hikayeler – En iyi Tarihi Kısa Öyküler

Kısa ve ibret Verici Eski Hikayeler

Eski Hikayeler yazı dizimizde bugün karşınıza en iyi tarihi kısa öyküler ile çıkıyorum. Antik Yunan ‘dan günümüze getirdiğim sıradışı hayat hikayeleri sizleri bekliyor. Bu yazıda Soylu Hüsamettin, Atinalı Mahkeme Görevlisi Hayri, Perikles Çağı Aristokratı Rıza, Atinalı Orta Sınıf Bir Kadın Hayriye’nin kısa tarihi öykülerini paylaşacağız. Dilerseniz lafı uzatmadan söz konusu ilginç eski hikayeler neler, gelin inceleyelim.

Antik Yunanistan’da Ostrakismos Oylaması ile Sürgün Cezası

Atina anayasası, kurumlarına titizlikle bağlıydı. Daha yeni kurulmuş olan demokrasiyi korumak amacıyla, bu anayasa, yükselme hırsı tehlikeli görülen varlıklı ve tanınmış kimselerin halk oyu ile on yıl için sürgüne gönderilmesini öngörüyordu. Bu oylamanın adı Ostrakismos idi.

Eski Hikayeler - Antik Yunan'dan Sürgün Edilen Hüsamettin
Eski Hikayeler – Antik Yunan’dan Sürgün Edilen Hüsamettin

Soylu Hüsamettin, Isparta’nın aristokrat yönetimine öteden beri hayranlık duyardı. Kaderinin Attike köylülerinin eline teslim edilmiş olduğunu görmek, ne acıydı onun için! Halk, o gün bir Ostrakismos oylamasına başvurmaya karar vermiş ve Agora’da toplanmaya başlamıştı. Agora’nın etrafı parmaklıklarla çevriliydi. Yurttaşlar, bu parmaklıklar arasında bulunan on kapıdan gruplar halinde girerek, oyunu kullanıyordu.

Antik Zamanda Ostrakon Kullanılarak Yapılan Demokratik Oylamalar

Büyük bir kalabalık vardı. Mevsim kıştı; tarla işlerinin az olması, köylülere şehirde vakit geçirmek fırsatını vermişti. Çoğunun okuması yazması yoktu. Böyleleri, yanında bulunan daha bilgili birinin yardımına başvuruyor ve sürülmesini istedikleri kimsenin adını bir Ostrakon (Yunanca: çanak çömlek parçası. Ostrakismos adı bu sözcükten gelir) üzerine kazıtıyordu.

Bu kalabalıkla oy verenlerin sayısı çok geçmeden 6 000’e ulaşacaktı. Hüsamettin, ancak soyluların ve onun Pers imparatorluğuna karşı yürüttüğü savaş politikasından çıkar sağlamış olan bazı denizcilerin oylarına güvenebilirdi. Diğer yurttaşlar, yani köylü ve zanaatçıların çoğunluğu, savaşçıların başarılarıyla pek ilgilenmiyordu. Onları en çok düşündüren şey topraklarını işlemek ve ürünlerini satmaktı.

Antik Yunanistan’da Sürgün Cezası 10 yıl Sürüyordu

Sonuç kesindi, Hüsamettin sürgüne gönderilecekti. İşlerine çeki düzen vermesi ve ülkeyi terk etmesi için sürgüne on günlük bir süre tanınacaktı. Sürgün, mallarının tümünün mülkiyetini elinde tutacak ve Attike sınırları dışında olmak koşuluyla, beğendiği yerde oturabilecekti. Bu ceza on yıl sürecekti. On yılın sonunda, mahkum, tutkularından sıyrılmış olarak yurduna dönebilecek ve bütün haklarına yeniden kavuşacaktı.

Antik Yunaistan’da Atinalı Mahkeme Üyeleri Heliastes ‘ler

Atinalılar, kamu işleri yönetimine pek büyük saygı gösterirlerdi. En yüksek görevleri içine alan bu işler, yalnızca yurttaşlar tarafından yürütülürdü. Heliastes’ler ise, yurttaşlarını yargılamak gibi çok ağır bir görevi yerine getirirlerdi.

-“Kararlarımda yasalara uyacağıma, hiç bir etki altında kalmayacağıma, ne kayırma, ne düşmanlık duygusuyla davranmayacağıma, karşıma çıkarılacak davacıyı ve davalıyı aynı dikkatle dinleyeceğime… söz veririm.” Hayri, andına bağlı kalmış ve her Heliastes’in yani halk mahkemesi üyesinin mahkemeden çıkarken aldığı üç obolos’u (obolos: Eski Yunanistan’da drahminin altıda biri değerinde para) gerçekten hak etmişti.

Eski Hikayeler - Sıradışı Hayat Hikayeleri
Eski Hikayeler -Sıradışı Hayat Hikayeleri

Ne yorucu bir gündü ama! Hayri, Atina’ya 20 km uzaklıkta otururdu. Bu yol, yayan aşağı yukarı dört saat tutardı. Bu yüzden güneş doğmadan çok önce yola çıkmıştı. Bu gün karara bağlanacak davalara, yılda bir atanan 6 000 Heliastes’ten üçte birinin, yani 500’er üyeli dört dairenin bakması gerekiyordu.

Ad çekilerek yapılan seçim sonunda, Hayri de görevlendirilmişti. Bir mübaşir, kendisine, üzerinde isminin kazılı olduğu bronz plakadan üyelik kartını ve duruşma sırasında kullanılan aletleri verdi. Mahkeme üyelerinin oturacağı salonun kapısının boyunduruğuyla aynı renkte bir asa ve nihai kararı bildirmeye yarayan iki bronz fiş. Bu fişlerden ortası delik olan fiş mahkumiyet, delik olmayan fiş de beraat kararı için kullanılırdı.

Antik Yunanistan Mahkemelerinde Haksız Şikayetlere Para Cezası Verilirdi

Savunmalar bittikten sonra, her Heliastes, biri bronzdan öbürü ağaçtan yapılmış iki amphora‘dan (anfor) birine, kararını belirten fişi atardı. O günkü duruşmada davacı da sanık da sırayla söz almışlardı; kendilerine verilen zaman, bir su saatiyle hesaplanıyordu. Yargıçlar, tartışmadan ve danışmadan oylarını verdiler. Sanık, beraat etmişti; ama davacı, haksız şikayeti yüzünden 1000 drahmilik para cezasına çarptırılmıştı. Hayri, bu hükmün bu insanlara, kendisinin de bütün namuslu yurttaşlar gibi, muhbirlerden nefret ettiğini düşündüreceği kanısındaydı.

Perikles Çağı Zengin Toprak Sahiplerinin Hayatı

Perikles Çağında Attike, artık büyük topraklardan yoksundu. Ama, ülkede bazı mülk sahipleri hala, asıl nüfuzu ve büyük serveti ellerinde tutuyordu. Aşağıdaki yazı, Atinalı bir mülk sahibi olan Rıza’nın mektubundan alınmıştır:

“… Elimdeki mal mülkle nasıl geçindiğimi soruyorsun. Bildiğin gibi, epey arazim var. Atina’da, her katında dörder odası ve çok güzel bir taraçası olan iki katlı evimden başka, ovada, 15000 drahmi değerinde ve bana yılda 1200 drahmi kira getiren bir toprağım bulunuyor. Ayrıca, geçenlerde, ondan daha küçük bir arazi edindim. Bu araziyi işlemek için bana on beş iyi köle yetecek.

Antik Çağlarda Zenginlerin Kölelere Verdikleri Değer

Atinalı Zalim Mülk Sahibi Rıza
Atinalı Zalim Mülk Sahibi Rıza

Bir toprağı en verimli bir şekilde işletmenin en iyi yolu, ucuza çalışacak köleler bulup onları iyi idare etmektir. Köleleri beslemek için şimdiden seksen anfor bozulmuş şarapla otuz anfor hafifçe kokmuş tuzlu balık aldım. Bu saydıklarım o kadar ucuz ki, adamlarımdan bazılarını hasta edecek olursa, yerlerine yenisini kolaylıkla bulup koyabilirim.

Onca Zenginliğine Rağmen Rıza Mutsuz Çünkü Bazen Hayır Yapmak Zorunda

Şimdilik hayvanlarımdan çok memnunum. Savaşa giderken ya da arazimi dolaşırken bindiğim bir safkan atım, sekiz çift öküzüm, altmış koyunum ve yüz keçim var. On kölenin özenle baktığı bu hayvanlar, bana gelirimin üçte birini sağlıyor. Atina’nın en zengin yurttaşlarından biri sayılmaktayım. Ne var ki, bana mutluluk vermesi gereken bu durum, bazen keyfimi kaçırıyor. Zira zaman zaman, bir kadırganın donatılması, bir tiyatro topluluğunun çalıştırılması için devletin yaptığı harcamalara katkıda bulunmak şerefine erişiyorum. Her defasında bu bana bir talanton‘a (otuz kilo gümüş) mal oluyor ve bu iş, yirmi beş yılda üçüncü kez başıma geliyor!

Antik Yunan ‘da Atinalı Orta Sınıf Bir Kadının Hayatı

Atina’da, evde oturan kadınlar, hali vakti yerinde ailelere mensuptular. Buna karşılık, bu kadınlar zenginlikten yana değildirler. Atılganlık ve canlılık bakımından başka kadınlardan üstün olan halk kadınları, en ağır işleri yapar ve çok çeşitli mesleklerde çalışırlardı.

Hayriye, bundan beş yıl önce evlendi. Evlendikleri gün kocası ona küçük bir kitap armağan etmişti. Hayriye, gerçek bir öğütler derlemesi olan bu kitapçığı o gün bugündür hiç yanından ayırmaz ve içindeki öğütleri büyük bir özenle yerine getirir.

Antik Yunan’da Orta Sınıf İnsanların da Köleleri Bulunuyordu

Hayriye, evin kadınlarına ayrılan harem dairesinden hemen hemen hiç çıkmaz. Bu on iki odalı dairede, o ne derse o olur. Yemek, giyim, evin günlük bakımı ve ihtiyaçları, çocukların eğitimi gibi işleri hep o çekip çevirir. Bu görevinde kendisine on ikisi kadın üçü erkek olan on beş köle yardım eder.

Evin alışverişini, bütün Atinalı kocalar gibi onun da kocası yapar. Kocası, pazarda uzun uzun pazarlık etmeyi sever. Pazarlık sonrasında, bazen dişleri arasında tuttuğu paraları çıkarıp verir. Ayak üstü son haberleri dinler ve dostlarıyla çene çalar.

Hayriye, başkaları çalışırken hiç boş oturmamaya çok önem verir. Tam bir ev sahibesi gibi davranır; acemi bir köleye bir dokuma tezgahının kullanılışını öğretir. Ayrıca her şeyin yerli yerinde olmasına dikkat eder, hamuru kendisi yoğurur, giyeceklerin ve örtülerin dürülüp sandıklara yerleştirilmesine yardımcı olur; kendisinden daha tecrübeli olanlara da danışmaktan kaçınmaz.

Hayriye’nin kocası, ona bir kadının iş yapması gerektiğini söylemekten hoşlanır. Hayriye’ye canlılığını ve yüzünün tazeliğini korumanın en iyi yolunun çalışmak olduğunu söyler. Hayriye de bu yerinde ilkeleri aynen uygular ve böyle yaptığı için çok memnundur. Çünkü aylaklığın bir çok arkadaşını nasıl uyuşturup güçten düşürdüğünü bilmektedir.

Eski Hikayeler adı altında paylaştığımız Antik Yunan döneminde geçen 4 kısa tarihi öykü hoşunuza gittiyse aşağıdan benzer diğer kısa hikayeleri de okuyabilirsiniz.

  1- Mısır Piramitleri İşçilerinin Hayatı – Mısır Piramitleri İnşasında Çalışan Emekçilerin O Dönemki Hayatı 
  2-Siyahi Firavunlar Ülkesi – Kuş Ülkesi Habeşiştan’da Geçen Eski Bir Hikaye
  3-Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar

Mısır Piramitleri Yapımında Çalışan İşçilerin Hayatı

Çocuklar için Kısa Tarihi Öyküler

Çocuklar için kısa tarihi öyküler yazı dizimizde bugün sizlere Mısır Piramitleri inşasında çalışan işçilerin hikayesini paylaşacağız. Kahire yakınlarındaki Keops ve Kefren piramidi kusursuz tekniği ve güzelliği karşısında uzmanlar bugün bile hayranlıklarını gizlemiyorlar. Bir bu piramitler, bir de Çin Seddi, insanoğlunun bugüne dek yaptığı taş anıtların en önemlileridir.

Mısır Piramitleri İşçilerinin Hikayesi

Hurşit uzun bir süre ailesinden ve deltada kurulmuş köyünden ayrı kalacak. Bu yıl gene kralın katipleri, Keops piramidinin yapım çalışmalarına katılmak üzere onu işbaşına çağırdılar. Hiç aralıksız 15 yıldır, Nil’in kabarma mevsimi başlar başlamaz taş ocağındaki görevine çağrılır Hurşit. Yılların verdiği tecrübeyle yirmi kişilik bir ekibi yönetiyor şimdi.

Mısır Piramit İşçileri Beton Bloğu Taş ile Keserken
Çocuklar için Kısa Tarihi Öyküler

Taş ocağında iş ağır, fakat vezir bütün işçilere köylerindeki mevcut imkanlardan daha iyi yaşama koşulları sağladığı için hayatlarından memnunlar. Günde üç öğün dövülmüş buğday, haşlanmış balık, soğan ve sarımsak dağıtılıyor. Ayrıca isçiler istedikleri kadar bira içebilirler. İşçiler uyumak için, köylerindeki kuru balçıktan yapılmış kulübelerden pek farklı olmayan taştan kulübelerine çekiliyorlar.

Piramitlerde Kullanılan 1 Metre Kalınlığında 2 Metre eninde 3 Metre Boyunda Taş Bloklar

Hurşit ve adamları için hiçbir günün bir diğerinden farkı yok. Bütün gün taş ocağında, kızgın güneşin altında, toz toprağın içinde çalışıyorlar. Bir metre kalınlığında, iki metre eninde üç metre boyundaki taş bloklarını ocaktan çıkarıp hazırlamak onların görevi. Bugün, böyle bir taş bloğu çepeçevre sarmış olan değersiz kayaları parçalayacaklar.

Hurşit’in verdiği bir komutla işçiler sıra oldu. Çok sert bir kaya olan doleritten yuvarlak bir taş parçasını bütün güçleriyle ve Hurşit’in belirlediği kırma çizgisinin üstüne gelecek şekilde sırayla fırlatıyorlar. Çok dikkat isteyen bir iş bu. Taşın yüzeylerini ince kumla daha kolay perdahlayabilmeleri için kırığın çok düzgün olması gerekiyor.

Birdenbire, taşın üstündeki yarık çatırdayarak açıldı. İşçiler, taşçı kalemleriyle çatlağı iyice ayırdılar. Sonra içine tahta kamalar sokup uzun uzun suladılar. Suyun etkisiyle şişen tahta kamalar çatlağı genişletecek ve böylelikle blok, çevresini saran kayalardan ayrılacak.

Mısır Piramitleri inşasında çalışan işçiler ile ilgili paylaştığımız kısa tarihi öykü hoşunuza gittiyse aşağıdan benzer diğer kısa hikayeleri de okuyabilirsiniz.

  1- Kısa Tarihi Öyküler – Mısırlı Katip Pepi I Meryre
  2-Kuş Ülkesi Habeşiştan – Siyahi Firavunlar Ülkesi
  3-Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar Antik Çağ Madencileri

Dilerseniz, Mısır Piramitleri ile ilgili bilinmeyen sırlar adlı videoyu buraya tıklayarak youtube üzerinden izleyebilirsiniz.

Tarihi Olaylar – Şehzade Mustafa ve Lalası Şaraptar İlyas’ın Hikayesi

Şehzade Küçük Mustafa’nın Lala Şaraptar İlyas Yardımıyla Kardeşi II. Murat Tarafından Öldürtülmesi

Tarihi olaylar yazı dizimizde bugün 13 yaşında iken Lala Şaraptar İlyas tarafından II. Murad’a teslim edilen küçük şehzadenin, kardeşi Hüdavendigar Murad (II. Murad veya Koca Murat) tarafından başının cellata kestirilip öldürülmesi anlatılıyor. Bir hükümet kurup, saltanat sürmeye başlayan 13 yaşındaki küçük şehzade ne yazık ki çocuk katillerinin tuzağına düşmüştü.

II. Murad Bizans’ı muhasara etmiş ve fena halde sıkıştırıyordu. Bizans halkı kadını,erkeği bütün kudretiyle buna karşı koymağa çalışıyordu. Bir aralık Türkler surların üstünde yeşil elbiseli birini gördüler. Bu kişi hayalet gibi ortada dolaşıyordu. Merak ettiler, dedikodu çıkardılar. İşiten Rumlar da Meryem Ana’nın kendilerine imdada geldiklerini söyledi. Sanki bu suretle Türkleri endişeye düşüreceklerdi.

Hayalet Ne İsa Ne de Meryem idi…O, Sultan Murad’ın Erkek Kardeşi Şehzade Mustafa İdi

Osmanlıda Kardeş Katli
Osmanlıda Kardeş Katli

Sultan Murad hemen tahkikata girişti. Bu yeşilli hayaletin ne olduğunu mutlaka öğrenmek istedi. Gönderdiği adamlar gizlice girdikleri Bizans’ta yeşilli hayaletin kim olduğunu öğrendiler. Yeşilli hayalet ne İsa peygamberdi ne de Hz. Meryem… Sultan Murad’ın erkek kardeşi Mustafa idi o! Saltanat hırsıyla Rumların tarafına geçmiş. Türk ceddinin ve hanedanının en hilekâr düşmanına karşı harp ettiği bu zamanda sırf hırsının şevkiyle ihanet ediyordu.

Hoş Mustafa o zamanlar bu ihanetini kendi başına işleyecek yaşta değildi. Yardım edenleri vardı. Mustafa’nın zahiri dostları, Osmanlının hakiki düşmanlarıydı bunlar. Yani Germiyanoğulları ile Karamanoğulları idi. Bu suretle kendi kuvvetlerini artırmak istiyorlardı. Yine bu maksatla küçük şehzadeyi kandırdılar; şaraptarı İlyas ile onu Bursa üzerine göndermeye muvaffak oldular.

Şaraptar İlyas ile küçük Mustafa İznik’e geldi. İznik’te İbrahim Paşa Sarayı’na kondular; etraftan tımar isteyenlere tımar verdiler. Böylece hükümeti ellerine aldılar ve saltanat sürmeye başladılar.

Lala Şaraptar İlyas, Şehzade Küçük Mustafa’yı Hamamda Yakalayıp Kardeşi Koca Murat’a Teslim Ediyor

II. Murad (Koca Murat) olanların hepsinden haberdardı. Şehzade Mustafa’yı ve onu destekleyenleri biliyordu. Nihayet her şeyin Şaraptar İlyas elinde olduğunu da bilmekteydi. Bir mecliste paşalarına Şaraptar İlyas’ı elde etmelerine emretti. Bunlar da hileye başvurarak İlyas’a “Hünkar sana Anadolu Beylerbeyliği ‘ni verdi” diye haber gönderdiler. Hatta beratını da yolladılar. Aynı zamanda “Biz oraya varıncaya kadar oğlanı hallet” dediler.

Şaraptar, külahını yere vurarak razı oldu. Bu cevabı alan II. Murad Edirne’den çıktı 9 günde İznik’e vardı. Küçük Mustafa hamamda imiş. Mihal oğlu İznik’i kuşattı. Ahali kapıyı açtı, padişah ordusu içeri girdi. Karşılarına Taceddin oğlu çıktı, Mihal oğlunu gönderiyle atından yıktı, yüreğinden vurdu. Mihal oğlunun askerleri de onu parçaladılar. Alt tarafını Aşık Paşazade‘den dinleyelim:

Aşık Paşazade Şehzade Mustafa’nın Nasıl Öldürüldüğünü Anlatıyor

Bunlar burada cenkteyken, Şaraptar İlyas Şehzade Mustafa’yı tuttu. Küçük Mustafa’yı kucağına alıp hamamdan çıkardı. Olanların sebebini anlamayan küçük Şehzade Mustafa telaşla sordu : “Hey Lala ? Beni niçin tutarsın?” Lala Şaraptar İlyas cevap verir : “Seni kardeşine iletirim” Bunu duyan küçük Mustafa yalvarır: ” Beni kardeşime iletme, kardeşim bana kıyar!” Şaraptar İlyas sesini çıkarmadı, sakin sakin şehzadeyi alıp gitti Hüdavendigar’a. Sonra II. Murat cellada kardeşinin, küçük Şehzade Mustafa’nın, başının kesilmesini emretti. Cellat da buyruğu yerine getirdi. Sonra Mustafa’nın ölü bedenini atası yanına gönderip Bursa’ya defnettiler.

Evet… İki tarafın askeri vuruşurken, Şaraptar İlyas bir beyliğin hatırı için şehzadeyi kucaklayıp II. Murad’ın önüne attı. O da kardeşini cellata verdi ve küçük başını kestirdi. Küçük Mustafa daha 13 yaşındaydı. O yaşta Şaraptar İlyas’ın ihaneti yüzünden ölümü tadan küçük Mustafa’nın kanlı cesedi yine İlyas tarafından Bursa’ya gönderildi. Müteessir olanlar Şaraptar İlyas’a sordular: “Şu kahpece ihaneti nasıl irtikâp ettin?” Haris, cahil canavar kendisini temize çıkarmak için şu cevabı verdi:

-Evet, ben günahkar oldum. İlla bu ikisi velayette olsa umumi zarardır. Hem dahi ben efendim oğluna nedensiz bu işi gerçekleştirmedim, bu dünyanın murdarına bulaşamadan şehit ettirdim. Cemi alem rahat oldu. Bizden önce gelenler bu kanunu koymuşlar.

13 Yaşındaki Şehzade Mustafa’nın, Lala Şaraptar İlyas yardımıyla abisi II. Murat tarafından öldürülmesi ile ilgili gerçek hikayeyi beğendiyseniz aşağıdan benzer hikayeler okuyabilirsiniz.

  1- Kısa Tarihi Öyküler – Mısırlı Katip Pepi I Meryre
  2-Kuş Ülkesi Habeşiştan – Siyahi Firavunlar Ülkesi
  3-Yaşanmış Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar Vadedilmiş Topraklar

Şaraptar İlyas ile ilgili daha fazla bilgiyi Ekşi Sözlük‘ten edinebilirsiniz.

Kuş Ülkesi Habeşiştan – Siyahi Firavunlar Ülkesi

Kuş Ülkesi Habeşiştan’ın Meroe Şehrinde Geçen Kısa Tarihi Öykü

Bugün sizlere Kuş ülkesi Habeşiştan’da geçen ve kısa tarihi öykü niteliğinde olan bir yazı paylaşmak istiyorum. Vakit kaybetmeden antik çağda geçen hikayemize başlayalım… Sudan’da, Nil Irmağı yakınlarında kurulmuş Mısırlıların Kuş ülkesi (Habesistan yani Etiyopya), Yunan-Roma devrinin Nübye’si (Siyahi Firavun ülkesi) bugün tamamı ile kumlar altındadır. Bu bölgede yapılan kazılar sonucu, tam 2500 yıldır demir döküm atölyeleriyle ününü sürdüren Meroe Şehri kalıntıları ortaya çıkarılabildi.

Asur Ordusu Mısırlıların Bilmediği Demirden Yapılmış Silahlar Kullanıyor

Firavun imparatorluğu kuzeyden, çok uzaklardan gelen Asurlular’ın istilasına uğradı. Bugüne dek hiçbir ülke Asya’nın içlerinden kopup gelen bu savaşçılara karşı koyamadı. Asur ordusu Mısırlıların hiç bilmediği, demirden yapılmış silahlar kullanıyor. Firavunun askerleri düşmanın elindeki bu harika silahlardan birkaçını ele geçirip Meroe Şehrine götürdüler. Bu küçük şehrin madencileri öteden beri bakırı işlemeyi biliyorlardı, fakat toprak düzeyindeki bitmez tükenmez demir yataklarına o güne kadar hiç el sürülmemişti.

Kuş Ülkesi Habeşiştan'ın Meroe Şehri
Kuş Ülkesi Habeşiştan’ın Meroe Şehrinde Geçen Kısa Tarihi Öykü

Kralın emri üzerine, o tarihten itibaren demir işletmeciliğine başlandı. Meroe Şehrindeki demirci ustalarının sayısı topu topu 50 ile 80 kişi kadar. Bu ustalar, sırlarını kimseye kaptırmamak için köyden uzak bir yere yerleştiler. Yapacakları ilk iş, fırınları ısıtmak için gerekli olan odun kömürünü hazırlamak. Daha sonra maden filizini fındık büyüklüğündeki parçalar halinde kırmaları gerekiyor. Bu işler bitince, en gençlerinden oluşan bir grup bütün bir gün ve bütün bir gece boyu, çalan davulun temposuna uyarak, manda derisinden yapılmış büyük bir körükle ateşi canlandıracaklar. Ve yavaş yavaş, o eritici sıcaklıkta maden sıvı hale geçecek. Fakat, müzik ve dans olmadıkça bu büyük mucize gerçekleşemez. İnandıkları çok tanrılı inançta, tanrılarını hoşnut etmek için müzik eşliğinde dans etmeleri şart.

Demirciler de Mısırlı Büyücüler gibi Halktan Saygı görüyor

Fırın, kümbet gibi biçimi, koyu tuğla rengiyle bir ana karnını andırıyor. Ve erimiş madenin bu fırından akışını, demirciler her seferinde bir doğum heyecanıyla kutluyorlar. Demircilerin bütün gereksinmelerini karşılayan köylüler, ancak Mısırlı büyücülerin başarabildği böyle bir mucizeyi gerçekleştirebildikleri için bu ustalara karşı büyük bir saygı ve korku besliyorlar.

Antik çağ hikayesi de sayılabilecek Kuş ülkesi Habeşiştan’ın Moreo Şehrinde geçen kısa tarihi öykü hoşunuza gittiyse aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz:

  1- Kısa Tarihi Öyküler – Mısırlı Katip Pepi I Meryre
  2-Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Efsanevi Girit Kralı Minos ve Denizcileri
  3-Yaşanmış Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar Vadedilmiş Topraklar

Kısa Tarihi Öyküler – Mısırlı Katip Pepi I Meryre

 Kısa Tarihi Öyküler – Mısırlı Katip Pepi I Meryre’nin Hayat Hikayesi

Kısa Tarihi Öyküler yazı dizimizde bugün size geçmişte Pepi I Merye olarak tanınan ve sonradan Firavun kralın özel katibi olacak olan Pepi’nin hayat hikayesini bir tarihi kısa öykü gibi anlatacağız.Lafı fazla uzatmadan hikayemize geçelim… Pepi Merire Nefer, Scriba (yazman) olabilmek için on beş yıldan çok çalıştı; sarayın katipler okulunda pahalı bir öğrenim gördü. Bu okulda disiplin çok sıkıdır, ama öğrenciler okulun kendilerine parlak bir gelecek hazırladığını bilirler.

Pepi I Merye Hiyeroglif Yazısında Kullanılan 650 İşareti Tek Tek Tanıyor

Hiyeroglif yazısının bütün inceliklerini öğrenebilmesi için Pepi I Merye’nin tam 10.000 saat ders alması gerekti. Şimdi bu zor yazının, her biri ayrı bir sesi ifade eden ve resimli bulmacaların şekillerine benzeyen 650 işaretini tek tek tanıyor, okuyup yazabiliyor.

Kısa Tarihi Öyküler - Mısırlı Katip Pepi I Meryre
Kısa Tarihi Öyküler – Mısırlı Katip Pepi I Meryre

Pepi her gün aynı hareketleri yapar. Papirüs tomarlarını önüne açıp sayfaların yüzeyini özel sistire ile parlatır; kamışlardan yontulmuş kalemlerinin ucunu sivriltir. Önündeki metinleri kopyalamaya hazırdır artık. Ama önceleri, papirüs çok pahalı olduğundan yalnız çanak çömlek parçaları üzerinde çalıştı.

Pepi, yazısında en küçük bir özensizlik gösterdiği an öğretmenin kendisini döveceğini bilir, çünkü genç adamın kulağı sırtındadır ve yalnız kendisini döveni dinler. Pepi sadece metinleri kopyalamayı değil, kendisine söylenenleri yazmayı, toplama ve çıkarma yapmayı da öğrendi.

Mısır’da Hiyeroglif Yazısını Okuyup Yazabilenlerin oranı %1 ‘den Az

Pepi I Merye, böylesine bilgili olduğu için kendisiyle gurur duyuyor, çünkü koca Mısır’da hiyeroglifleri okuyup yazabilenlerin oranı yüzde bir bile değil. Nitekim kısa sürede devlet memuru, sonra yönetimin en önemli kişilerinden biri oldu. Hatırı sayılır kimseler arasına katıldı ve sayısız toprak bağışları ile değerli yiyecekler ve hediyelerle ödüllendirildi.

Pepi I Merye Bir Gün Kralın Özel Katibi Olmayı Umuyor

Pepi, günün birinde kralın özel katibi olacağını umuyor. O zaman krallık mülkünün ve atölyelerin yönetimi, vergilerin toplanmasının denetimi hep onun buyruğu altında olacak. Çünkü krallığın bütün varlığını hesaplayan, ülkeyi yöneten katiptir ve her iş ondan sorulur. Bu göreve getirildiği zaman Pepi, her yerde efendisinin yanında olacak. Güneşten korunmak için üstüne gölgelik çekilmiş bir kerevetin üstüne bağdaş kurup oturacak. Ve yerlere kadar kapanıp saygı gösteren köylülerin krallık tahtının önüne yığacakları bütün sunuları bir bir yazıp dökümünü çıkaracak.

Kısa tarihi öyküler yazı dizimizde bugün sizlerle paylaştığımız Mısırlı Katip Pepi I Meryre ile ilgili hikaye hoşunuza gittiyse aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz:

  1- ilk Atlı Göçebe Türk Topluluğu İskitler
  2-Çocuklar için Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Antik Çağ Madencileri
  3-Yaşanmış Gerçek Kısa Tarihi Hikayeler Yahudilerin Gerçek ve Sahte Peygamberleri

ilk Atlı Göçebe Türk Topluluğu İskitler – Kısa Tarihi Hikaye

ilk Atlı Göçebe Türk Topluluğu İskitler Hakkında Bilgi

Kısa Tarihi hikayeler yazı dizimizde bugün ilk Atlı Göçebe Türk Topluluğu İskitler hakkında bilgi vereceğiz… İskitler bundan aşağı yukarı 3000 yıl önce, Orta Asya ve Doğu Avrupa’nın geniş bozkırlarında at koşturuyorlardı. Bu atlılar, çok özgün bir bozkır sanatının yaratıcılarıdır.

Bozkırın ta ötelerinden gelen İskit atlıları, ovadaki köylerin tepesine bir yıldırım gibi indiler. Giderken, yavrularıyla birlikte üç bin baş sığırı, köle diye kullanmak için güçlü kuvvetli köylüleri ve gözlerine kestirdikleri bütün eşyaları da alıp götürmüşlerdi. Bu atlılar öteden beri kaba kuvvete saygı duyar ve ölümü hiç bir zaman önemsemezler. Atalarından gelme törelere bağlı kalarak, ölen başkanları için çok görkemli cenaze törenleri düzenlerler.

Eski Türk Topluluklarında Cenaze Töreni ve Tümülüs Mezarları

ilk Atlı Göçebe Türk Topluluğu İskitler Hakkında Bilgi
ilk Atlı Göçebe Türk Topluluğu İskitler Hakkında Bilgi

En süslü elbiseleri giydirilen, bütün mücevherleri takılan ölü, dört beyaz atın çektiği bir arabaya bindirilir. Sonra büyük bir törenle mezarına konulur. Geleneklere göre öbür dünyada da ölünün yanında olabilmeleri için en sevdiği karısı ile en iyi uşaklar da onunla birlikte gömülür. Ayrıca ölünün en değerli 10 atı boğazlanıp iki yanına yatırılır. Bütün silahları da mezarın içinde, yanı başındadır: Parça parça bronz levhalardan yapılmış zırhı, eğri ağızlı baltası, boynuzdan yapılma büyük yayı, hançerleri… Bunlardan başka mezara bol bol et, bir mangal, altın ve gümüş mücevherler, çeşitli kaplar ve halılar da konulur. En sonunda ölünün üstüne yığınla toprak dökülür ve mezar bir tümülüs halini alır.

Bu göçebe halklar, bunca katı ve acımasız yaratılışlarına rağmen çok becerikli insanlardı. Yaşadıkları sert iklime uygun elbiseler dikmeyi biliyorlardı: pantolon, dize kadar inen kalın bir bluz ve deriden botlar… Yola son derece dayanıklı, usta birer biniciydi hepsi. En küçük bir yorgunluk duymadan at sırtında günde 100 km’den çok yol alabiliyorlardı.

Karadeniz kıyılarındaki yerleşik halklarla İskitler iyi ilişkiler de kurmuşlardı. İskit egemenliğini kabul etmiş toplulukların ürettiği buğdayı, sürü hayvanlarını, amberi ve madenleri; seramik çömleklerle, büyük bronz vazolarla ve değerli madenlerle değiş tokuş ederlerdi. Çok iyi tüccar olan Yunanlılar da bu vazoların üstünü savaş, yağma ya da av sahneleriyle süslüyorlardı.

Yaşanmış tarihi hikayeler yazı dizimizde bugün sizlerle paylaştığımız İlyat ve arkadaşları ile ilgili hikaye hoşunuza gittiyse aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz:

  1- Yaşanmış Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Vadedilmiş Topraklar
  2-Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Efsanevi Girit Kralı Minos’un Denizcileri
  3-Yaşanmış Gerçek Kısa Tarihi Hikayeler Yahudilerin Gerçek ve Sahte Peygamberleri

Yaşanmış Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Vadedilmiş Topraklar

Yaşanmış Tarihi Hikayeler  – Vadedilmiş Topraklar – İlyat ve Arkadaşları

Yaşanmış tarihi hikayeler  yazı dizimizde bugün sizlere iki kavmin “Vadedilmiş topraklar“ı ele geçirmek için birbirleriyle girdikleri savaşı ve bu savaşta esir düşen İlyat ve arkadaşlarının hikayesini anlatacağız. Şimdi gelin o zamanlara gidelim.

İbraniler, “Vadedilmiş Topraklar” ı ele geçirebilmek için düşmanlarıyla çok çetin savaşlara girmek zorunda kaldılar. Savaştıkları halkların içinde en amansızı da Filistinlilerdi.

Filistin’in Tanrısı Dagan İbranilerin Tanrısı Yehova’ya Karşı

Yaşanmış Tarihi Hikayeler  - Vadedilmiş Topraklar - İlyat ve Arkadaşları
Yaşanmış Tarihi Hikayeler  – Vadedilmiş Topraklar – İlyat ve Arkadaşları

Filistin’in tanrısı Dagan, İbranilerin tek tanrısı Yehova‘nın karşısında güçsüz mü kalacak? Sımsıkı bağlandıkları içi tek bir hareket yapamadan öylece duran İlyat ile iki arkadaşı, büyük bir kaygıyla kendilerine durmadan bu soruyu soruyorlar. Yapacak hiçbir şey yok; kalın bir iple İlyat ve arkadaşları İbraniler tarafından bağlandı, özellikle elleri, ayakları sıkıca sarıldı.

İlyat ve arkadaşlarının çevrelerinde dolaşarak tüm hareketlerini kollayan nöbetçi bile gözlerine inanamıyor şimdi. Daha düne kadar şeytandan korkar gibi korktukları, neredeyse kılıç bile işlemeyen madeni zırhları yüzünden Tunçtan Adamlar adını taktıkları bu savaşçıların burada ne işi var? Çoğu dev gibi iri yarı olan Filistinliler’in sanki o olağanüstü güçleri yetmezmiş gibi, bronz silahları, kılıçlar, ve mızrakları İsrailli düşmanların silahlarından çok daha üstün. Bu devleri olduğundan da iri gösteren o kuş tüyü ve at kılından yapılmış tepelikler, en gözü pek savaşçıların bile korkudan kanını donduruyor.

Bütün bunlardan sonra Filistinlilerin uğradığı o son bozgunu nasıl açıklamalı? Kuşkusuz İbraniler bu son çarpışmada kendilerinden beklenmeyen; bir canlılık ve sonsuz bir cesaret gösterdiler: sanki hepsi seve seve ölüme koşar gibiydiler ve silahlarına dört elle sarılmışlardı. Fakat İlyat özellikle, saflar halinde dizilmiş olan düşmanlarının ilk kez belli bir düzen içinde savaştıklarına şaşırdı. Yoksa Filistin’in tanrısı Dagan, din kurallarını savsakladıkları için kullarını böyle bir bozgunla cezalandırmak mı istedi?

Savaşta İbranilere tutsak düşen Filistinliler, kendilerini bekleyen korkunç cezayı düşündükçe ölümü tercih ediyorlar: İbranilerin çalıştıracak adam bulamadıkları bakır, altın ya da türkuvaz ocaklarında çalışmak doğrusu ölümden de kötü!..

Yaşanmış tarihi hikayeler yazı dizimizde bugün sizlerle paylaştığımız İlyat ve arkadaşları ile ilgili hikaye hoşunuza gittiyse aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz:

  1- Çocuklar İçin Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Antik Çağ Madencileri
  2-Kısa Tarihi Hikayeler ve Masallar – Efsanevi Girit Kralı Minos’un Denizcileri
  3-Yaşanmış Gerçek Kısa Tarihi Hikayeler Yahudilerin Gerçek ve Sahte Peygamberleri ile Yehova İnançları